adalet
[Yun. dikē, dikaiosynē] [Lat. iustitia] [Alm. Gerechtigkeit] [Fr. ve İng. justice]
Adalet, sadece modern dünyada hukuki ve normatif yapıların kuruluşunu düzenleyen ya da Antik Dünya’da veya dini geleneklerde olduğu gibi kozmik düzenin sağlayıcısı olarak anlaşılabilecek bir ilke değildir. Felsefi düşüncede adalet kavramı doğru eylem, ödev ve erdem gibi kavramlarla ahlak felsefesiyle; yasa, ödev ve ceza kavramları üzerinden hukuk felsefesiyle; devletin amacı, yurttaşlık ve hak tartışmaları bağlamında politika felsefesiyle; bir arada yaşama, görünürlük ve tanınma sorunları aracılığıyla politik ontolojiyle; gelir dağılımı, fırsat eşitliği ve refah meseleleriyle iktisat felsefesiyle; bilginin kim tarafından üretildiği ve bilgi alanındaki eşitsizlikler bağlamında ise sosyal epistemoloji gibi felsefenin birçok disipliniyle kesişir. Ayrıca bu yönleriyle adalet sadece felsefenin değil siyaset bilimi, sosyoloji, hukuk, yönetim bilimleri ve psikoloji gibi diğer alanların da merkezinde kavramsal bir rol üstlenen çok katmanlı bir düşünce kategorisidir.
Adaletin bir kavram olarak etkisi, yalnızca tanımında ve ilişkiselliğinde değil felsefe tarihinde neredeyse 17. ve 18.Yüzyıllara kadar toplum biçimlerinin kuruluşu, ahlaki olanın yasal olanla ilişkisi, yurttaşların ödev ve sorumlulukları, devletin neliği ve teolojik açıklamaların meşrulaştırılması gibi temel sorunların tartışılmasında her filozofun bu kavrama tekrar ve tekrar müracaat etmesindendir. Aynı zamanda bir erdem olarak da tanımlanan bu kavramın gücünün kaynağı ise Eski Yunan düşüncesinde Platon ile sistematik bir biçimde başlayan ve sonraki Batı felsefi geleneğini derinden etkileyen kurucu bir mirasta aranmalıdır. Platon’dan önce doğa filozofu Anaksimandros’un fragmanlarında adalet (dikē) kavramının erken bir kullanımına rastlanır. Ona göre kozmik düzen içerisinde karşıt öğelerin birbirlerinin sınırlarını aşmasıyla ortaya çıkan haksızlığın giderilmesi adaletin sağlanmasıdır. Platon ise Devlet adlı eserinde Eski Yunan yaşayışında yerleşik bir sözcük ve aynı zamanda Adalet Tanrıçası anlamına gelen dikē sözcüğünü kavramsallaştırarak dikaiosynē haline dönüştürür. Böylece mitolojik çağrışımlar taşıyan ve Anaksimandros’ta nesnel ve kozmolojik bir ilke olarak görülen adalet kavramı, Platon’da insan ruhunun ve toplumsal sınıfların yapısını düzenleyen bir ilkeye dönüşür. Platon, kavramı Eski Yunan düşüncesinin epistemolojik kabullerinden biri olan “Kendini Bil” düsturundan hareketle ve etik bir ideal olan ölçülülük (sōphrōsyne) erdeminden yararlanarak “herkesin kendi işini yapması” olarak tanımlar. Böylece kavramı bireyde ruhun bölümlerinin ve devlette toplumsal sınıfların kendi işlevlerini yerine getirerek birbirlerinin alanına müdahale etmemesi ve işlerine karışmaması şeklinde kategorik bir düzen ilkesi olarak ifade etmiş olur. Platon’un öğrencisi Aristoteles ise adaleti hem başkalarına yönelik bir erdem hem de yasaya uygunluk olarak da tanımladığı için insanlar arasındaki eşitliğin nasıl kurulacağını açıklamak üzere iki tür özel adaletten söz eder: Dağıtıcı adalet (dianemētikon dikaion) mülkiyetin, onur ve görevlerin yurttaşların liyakat ve katkılarına göre orantılı eşitlik ilkesine uygun biçimde dağıtılmasıyla ilgilidir. Düzeltici adalet (diorthōtikon dikaion) ise aritmetik eşitlikle ilgili olarak bireyler arasında haksız bir eyleme uğrayan mağdurun kaybını telafi etmeyi amaçlar. Doğal hukuk geleneğinin önemli dönemeçlerinden biri olan Roma Cumhuriyeti’nde Cicero, felsefe ve politikayı uzlaştırmak için devletin amacının mülkiyeti korumak olduğunu ve adaletin ancak bu şekilde gerçekleşeceğini öne sürer. Latincede ius yani hak kökünden türeyen iustitia kavramı Roma İmparatorluğu döneminde hukukçu Ulpianus’un “adalet herkese kendi hakkını vermek konusunda sürekli ve değişmez bir iradedir” sözünde klasik ifadesine kavuşmuştur. Ortaçağ felsefesinde Augustinus, Tanrı Devleti ve Yeryüzü Devleti ayrımı çerçevesinde adaleti teolojik bir temele yerleştirerek Platoncu mirası Hıristiyan düşüncesi içinde yeniden yorumlar hatta Cicero’yu doğrudan alıntılayarak her iki devletin de nihai görevinin adaleti sağlamak olduğunu öne sürer. Aristoteles’i izleyen Aquinalı Thomas ise adaleti hem bireyin başkalarıyla olan ilişkisini hem de toplumsal düzeni sağlayan bir erdem olarak ele alır ve onu hukuki ve ahlaki bakımdan ilahi aklın yeryüzündeki yansıması olarak temellendirir. Bu filozoflardaki adalet, mülkiyet ve devlet arasındaki girift ilişki moderniteyle beraber ve toplum sözleşmecileriyle birlikte teolojik temelden uzaklaşarak politik meşruiyet ve haklar bağlamında yeniden ele alınmaya başlanır. Böylece adaletin eşitlik talebiyle ilişkili bir kavram olarak düşünülmesi belirginleşir. Hobbes’a göre doğa durumunda olmayan adalet ancak sözleşmeye sadakati gerektiren bir yükümlülüktü ve hukuk ile egemenlik olmadan adaletin gerçekleşmesi mümkün değildi. Locke adaleti yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi doğal hakların sivil durumda da güvence altına alınmasını sağlayan normatif bir ilke olarak temellendirir. Her iki toplum sözleşmecisinden farklı olarak Rousseau’da adalet ne doğa ne de sivil durumda bulunur ancak özgür ve eşit bireylerin oluşturdukları politik toplulukta genel irade aracılığıyla ortaya çıkar. Rousseau ile beraber felsefe tarihinde özgürlük kavramının filizlenmesiyle Kant’ta adalet özgür bireylerin evrensel bir hukuk düzeni içerisinde varolmasının koşulu olarak ortaya çıkar. Doğal hukukun silikleştiği bir dönemde Hegel adalete soyut bir hak anlayışından uzaklaşarak etik yaşama doğru gelişen tarihsel bir anlam atfeder. Bentham ve Mill gibi faydacılar açısından ise adalet en fazla sayıda insanın mutluluğunun toplumsal fayda adına gerçekleştirilmesi demekti.
20.yüzyılda politika felsefesinin Strausscu anlamda ortadan kaybolduğu yönündeki teşhisin ardından politika felsefesine dönüş John Rawls’un 1971 tarihli Adalet Teorisi adlı eseriyle gerçekleşir. Bu dönüşten sonra ve özellikle son otuz yılda adalete yönelik felsefi çalışmalar kavramın sadece etimolojik ve tarihsel bir çözümlemesinden ziyade, farklı problematik çerçevelerde ele alınmasına yol açmıştı. Günümüzde adalet kavramı dağıtıcı adalet, düzeltici adalet, cezalandırıcı adalet, prosedürel adalet, sosyal adalet, onarıcı adalet, tanınma adaleti temsil adaleti, küresel adalet, epistemik adalet ve politik adalet gibi çeşitli kurucu boyutlarıyla tartışılmaktadır.
Kaynakça
Fleischacker, Samuel. Dağıtıcı Adaletin Kısa Tarihi. Çevirenler Gökhan Murteza ve Eylem Yolsal Murteza. İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2013.
Johnston, David. A Brief History of Justice. Oxford: Wiley-Blackwell, 2011.
Rawls, John. A Theory of Justice. Cambridge: Harvard University Press, 1971.
Solomon, Robert C. Adalet Tutkusu. Çeviren Ertuğ Altınay. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2004.
Yolsal Murteza, Eylem. “Platon’un Devlet’inde Dikaiosynē Kavramını Kullanışı”. Felsefi Düşün Akademik Felsefe Dergisi. Sayı 1. Ekim 2013: 180-195.
Yazar : Eylem YOLSAL MURTEZA (Kırklareli Üniversite