Hume, David

Yaşamı ve Felsefi Konumu. David Hume (1711–1776), modern felsefenin ve İskoç Aydınlanması’nın en etkili düşünürlerinden biri olarak özellikle epistemoloji, metafizik, ahlak ve din felsefesi alanlarında devrim niteliğinde katkılarda bulunmuştur. Edinburgh’da doğan Hume’un felsefeye ilgisi erken yaşlarda ortaya çıkmış, ilerleyen yıllarda da hukuk kariyeri yerine düşünce hayatını seçmiştir. 1734 yılında Fransa’nın La Flèche kentine giderek burada en önemli eseri olan A Treatise of Human Nature (İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme, 1739–1740) adlı çalışmasını kaleme almıştır. Eserin ilk iki cildi 1739’da, üçüncü cildi ise 1740’ta yayımlanmıştır. Düşüncelerinin radikalliği nedeniyle akademik bir pozisyon elde edemeyen Hume, tarihçi olarak yazdığı altı ciltlik The History of England (İngiltere Tarihi, 1754–1762) ile büyük bir üne kavuşmuş ve Adam Smith (1723–1790) gibi dönemin ileri gelen entelektüelleriyle dostluklar kurmuştur. Daha sonraları, Treatise’deki temel fikirlerini daha rafine bir dille An Enquiry Concerning Human Understanding (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, 1748) ve An Enquiry Concerning the Principles of Morals (Ahlakın İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma, 1751) adlı eserlerinde yeniden işlemiştir. Deneyimsel olmayan hiçbir kavrayışın meşru temellendirmesi olamayacağı yönündeki görüşü, onu birçok geleneksel felsefi kavrama karşı eleştirel bir tutuma yöneltmiştir.

Bilgi kuramı: izlenimler ve ideler. Hume, insan zihninin işleyişini anlamak için John Locke (1632–1704) ve George Berkeley (1685–1753) gibi düşünürlerden devraldığı deneyimci (empirist) mirası daha ileri taşır. Ona göre zihnin tüm içerikleri algılardan (perceptions) oluşur ve bu algılar ikiye ayrılır: izlenimler (impressions) ve ideler (ideas). İzlenimler, bir şeyi doğrudan duyumsadığımızda ortaya çıkan canlı ve güçlü algılardır; örneğin, bir elmayı ısırdığımızda aldığımız tat gibi. İdeler ise bu izlenimlerin zihindeki soluk kopyalarıdır; o elmanın tadını sonradan hatırlamamız gibi. Hume’a göre anlamlı her ide, kökenindeki bir izlenime geri götürülebilmelidir. Eğer bir kavram (örneğin töz, benlik, Tanrı) herhangi bir izlenime karşılık gelmiyorsa, o kavram anlamsal olarak boştur.

Hume’un Çatalı. Hume, bilgi alanını ikiye ayırarak felsefi araştırmanın sınırlarını çizmek ister. Ona göre tüm anlamlı önermeler ya “ideler arası ilişkiler” (relations of ideas) ya da “olgunun konuları” (matters of fact) hakkındadır. İlk kategoriye matematik ve mantık önermeleri girer; örneğin “bir üçgenin iki köşesinin iç açılarının toplamı, üçüncü köşenin dış açısına eşittir” ifadesi gibi. Bu tür önermeler, zorunlu doğruluk taşır yani tersi düşünülemez ve doğrulamak için deneyime başvurulması gerekmez. İkinci kategori ise deneyim yoluyla öğrenilen ve tersinin düşünülmesi mümkün olan önermeleri kapsar; örneğin “güneş yarın doğacaktır” gibi. Bu ayrım, daha sonra “Hume’un Çatalı” olarak anılmış ve metafiziksel ya da teolojik önermelerin geçerliliğini sorgulamak için keskin bir eleştiri aracı haline gelmiştir. Hume, bu iki sınıfa girmeyen tüm iddiaların ya anlamsız ya da sorgulanması gereken kuruntular olduğunu ileri sürer. Bu yaklaşım, anlamlı düşüncenin sınırlarını belirleme girişimi olarak, hem 18. yüzyıl felsefesinde hem de 20. yüzyıl analitik geleneğinde belirleyici etkiler yaratmıştır.

Nedensellik Eleştirisi ve Tümevarım Sorunu. Hume’un felsefi iddialarının en çarpıcı sonuçlardan biri, nedensellik anlayışında ortaya çıkar. Ona göre nedensellik, dış dünyada gözlemlenebilen zorunlu bir bağ değil, yalnızca sürekli birliktelik ve alışkanlığa dayalı bir beklentidir. Olayların ardışıklığına dair sürekli tekrarlanan deneyimler, zihinde belirli bir beklenti doğurur; fakat bu beklenti, olaylar arasında zorunlu bir bağ bulunduğunu kanıtlamaz. Hume'un bu analizi, felsefe tarihinde "tümevarım sorunu" olarak bilinen, geçmiş deneyimlerden yola çıkarak gelecek hakkında evrensel sonuçlar çıkarmanın mantıksal olarak temellendirilemeyeceği problemini en keskin şekilde ortaya koyar. Hume bu yönüyle, rasyonel temellendirmeye dayalı nedensellik anlayışını zayıflatmış, bilimsel bilginin temellerine dair önemli bir kuşkuculuğu gündeme getirmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki Hume'un kuramı bilginin imkansızlığını savunan radikal bir kuşkuculuktan ziyade, insan aklının sınırlarını kabul eden ılımlı bir kuşkuculuğa daha yakındır.

Benlik anlayışı ve metafizik kuşkuculuk. Benlik (self) anlayışı da Hume’un felsefesindeki bir diğer özgün noktayı oluşturur. Geleneksel olarak sabit ve değişmeyen bir “ben” tözünün kabulüne karşı çıkan Hume, deneyimde böyle bir benliğe rastlamadığımızı, yalnızca sürekli değişen izlenimler ve algılar demetiyle karşı karşıya olduğumuzu ileri sürer. Bundan dolayı Hume’a göre benlik, metafizik bir töz değil, ardışık algıların bir koleksiyonu ve belleğin bir işlevi olarak yorumlanmalıdır. Bu görüş, özdeşlik, kimlik ve süreklilik gibi metafiziksel sorulara deneyim temelli bir yanıt vermeyi amaçlar.

Din felsefesi ve mucize eleştirisi. Hume, bilgiye yönelik kuşkuculuğunu din felsefesine de taşır. Dialogues Concerning Natural Religion (Doğal Din Üzerine Diyaloglar / Din Üstüne) adlı eserinde Tanrı’nın varlığına dair klasik argümanları -özellikle tasarım delilini- tartışır. Ona göre doğada bir düzen gözlemlemek, bu düzenin ardında akıllı bir nedenin bulunduğunu zorunlu kılmaz. Bu bağlamda Hume, Tanrı’nın doğasına veya varlığına dair çıkarımların ampirik temellere dayandırılamayacağını savunur. Mucizelere dair eleştirileri ise, tarihi anlatıların ve tanıklıkların epistemolojik güvenirliğini sorgulayarak, dini inançların rasyonel gerekçelendirilmesine dair genel bir şüpheciliği yansıtır.

Ahlak kuramı ve ‘olan-olması gereken’ ayrımı. Ahlak felsefesinde ise Hume, rasyonalist anlayışa karşı çıkarak ahlaki yargıların akıldan değil, duygulardan türediğini öne sürer. Ona göre ahlaki doğruluk ya da yanlışlık, nesnel gerçekliklerde değil, insanın içsel eğilimlerinde ve duygusal tepkilerinde temellenir. Bu yaklaşım, modern metaetikte “duyguculuk” (sentimentalism) olarak adlandırılan çizginin temelini oluşturmuştur. Buna ek olarak Hume, olguları betimleyen ifadelerden (olan) ahlaki bir zorunluluk (olması gereken) çıkarılamayacağını savunarak, mantıksal bir uçurum olan "olan-olması gereken problemi"ni (is-ought problem) formüle etmiş ve sonraki tüm ahlak felsefesini derinden etkilemiştir.

Etki ve miras. David Hume’un felsefesi, çağdaş düşünce üzerinde derin ve kalıcı etkiler bırakmıştır. Kant’ın kendi ifadesiyle, Hume onu “dogmatik uykusundan uyandırmış” ve bilgi felsefesinin temellerini yeniden düşünmesine neden olmuştur. Hume’un deneyim temelli analizleri, 20. yüzyılın analitik felsefesinde, özellikle mantıksal pozitivizm ve bilim felsefesi alanlarında da etkili olmuştur. Felsefi kuşkuculuğun, bilginin sınırlarına dair bir bilinç haline gelmesinde ve kavramların çözümleyici biçimde ele alınmasında Hume’un katkısı belirleyici bir rol oynamıştır.

KAYNAKÇA

Hume, David, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme: Deneysel Akıl Yürütme Yöntemini Moral Konulara Uygulamaya Yönelik Bir Çalışma, Çeviren. Ergün Baylan, Bilgesu Yayınları, Şubat 2009.

Hume, David. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, Çeviren. Oruç Arıoba, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ocak 1976.

Hume, David. Din Üstüne, İmge Kitabevi Yayınları, Çev. Mete Tunçay, 2019

Hume, David. Ahlak İlkelerine Dair Bir Sorgulama, Çev. C. Güneş İspir, Dorlion Yayınları, 2021.

İkincil Kaynaklar:

Ayer, A. J., Hume, Çev. Cemal Atilla, Altın Kitaplar, 2002

Norton, David Fate, and Jacqueline Taylor, eds. The Cambridge Companion to Hume. Cambridge University Press, 2008.

Yazar : Ömer Osman SARI (Kırklareli Üniversitesi)