tanım
[Lat. definitio] [Alm. Definition] [Fr. définition] [İng. definition] [Es. T. tarif]
Tanımın kavramsal çerçevesi. Tanım, en genel anlamıyla bir kavramın veya terimin anlam sınırlarını belirleme, içeriğini açıklama eylemidir. Felsefenin, dilin ve bilginin temel taşı olan tanım, belirsizliği ortadan kaldırmak, iletişimi mümkün kılmak ve düşünceyi sistematize etmek için vazgeçilmez bir araçtır. Bir şeyin “ne olduğunu” ifade etme çabası olan tanımlama faaliyeti, felsefe tarihi boyunca bilginin doğası, dilin gerçeklikle ilişkisi ve varlığın özü gibi temel sorunlarla iç içe geçmiş; farklı felsefi yaklaşımlara göre de çeşitli biçimlerde yeniden şekillenmiştir.
Antik Yunan’da tanım arayışı. Felsefi anlamda tanım arayışının kökleri Sokrates’in diyaloglarına uzanır. Sokrates, muhataplarına “adalet nedir?”, “erdem nedir?”, “cesaret nedir?” gibi sorular yönelterek, onlardan tekil örnekler değil, o kavramı tüm örnekler için geçerli kılan ortak ve değişmez özü (eidos) bulmalarını talep etmiştir. Bu, tanımın yalnızca bir kelime açıklaması değil, bir şeyin hakiki doğasını yakalama çabası olduğu fikrinin başlangıcıdır. Platon bu arayışı İdealar Kuramı’yla sistemleştirmiştir. Ona göre gerçek tanım, duyusal dünyadaki kusurlu kopyaların değil, yalnızca akılla kavranabilen, ezeli ve ebedi İdealar hakkındadır. Böylece klasik felsefede tanım, ontolojik bir temele sahiptir; bir şeyin varlığının özünü dile getirmeyi amaçlar.
Aristoteles ve klasik tanım modeli. Bu özcü tanım anlayışını sistematize eden Aristoteles olmuştur. Ona göre bir şeyi tanımlamanın en yetkin yolu, ait olduğu en yakın cinsi ve kendisini o cinsteki diğer türlerden ayıran özsel ayrımı belirtmektir. “İnsan, akıllı bir hayvandır” şeklindeki klasik tanım, bu yöntemin en bilinen örneğidir. Burada “hayvan” cins, “akıllı olma” ise insanı diğer hayvanlardan ayıran özsel ayrımdır. Aristoteles’e göre böyle bir tanım yalnızca adlandırma değil, aynı zamanda nesnenin varlık düzenindeki yerini açıklayan ontolojik bir işlemdir. Topikler ve İkinci Analitikler’de geliştirdiği bu yaklaşım, özellikle bilimsel bilgiye ulaşmak için gerekli görülen “neden” sorusuna cevap verme işleviyle önem kazanır. Tanım yalnızca kelimelerin değil, şeylerin doğasına ilişkin bilgiyi temellendirmelidir; bu da onu Aristoteles’in metafizik sistemiyle doğrudan ilişkilendirir. Aristoteles’in bu cins ve ayrım yöntemi yüzyıllar boyunca mantık, bilim ve sözlükbilim üzerinde kalıcı bir etki yaratmış ve tanımın standart modeli haline gelmiştir.
Gerçek ve nominal tanımlar. Zamanla tanımın tek bir amacı ve yöntemi olmadığı anlaşılmış, farklı tanım türleri ortaya konmuştur. En temel ayrımlardan biri, gerçek tanım (real definition) ile adsal tanım (nominal definition) arasındadır. Gerçek tanım, Platon ve Aristoteles’te olduğu gibi, şeyin özünü açıklamayı hedefler. Adsal tanım ise daha mütevazı bir biçimde, bir terimin dildeki kullanımını, yani ne anlama geldiğini açıklar.
İşlevsel tanım türleri. Bunların yanı sıra, bağlama göre biçimlenen farklı tanım türleri de vardır. Öneri niteliğindeki tanımlar (stipulative definitions), yeni bir terim ortaya konduğunda ya da mevcut bir terime belirli bir bağlamda özel bir anlam yüklendiğinde kullanılır (“Bu makalede ‘zihin’ terimi, yalnızca bilinçli deneyimleri ifade etmek üzere kullanılacaktır” gibi). Kullanımsal/sözlük temelli tanımlar (lexical definitions), bir kelimenin doğal bir dilde fiilen nasıl kullanıldığını bildirir; bu tür tanımlar çoğu zaman sözlüklerde karşımıza çıkar ve dilsel pratikleri yansıtır. Açıklık sağlayıcı/kesinleştirici tanımlar (precising definitions) ise muğlak veya çok anlamlı terimlerin belirli bir bağlamda daha net ve işlevsel biçimde kullanılabilmesini amaçlar; örneğin bir yasa tasarısında “çocuk” teriminin “18 yaşını doldurmamış birey” olarak tanımlanması gibi.
20. yüzyılda klasik tanım modellerinin eleştirileri. 20. yüzyıl felsefesi, klasik özcü tanım anlayışına yönelik önemli eleştiriler geliştirmiştir. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar adlı eserinde, bir kavramın altına giren tüm örneklerin ortak bir öze sahip olmak zorunda olduğu fikrine karşı çıkmıştır. Meşhur “oyun” örneğiyle, kart oyunları, zeka oyunları, top oyunları gibi birbirinden oldukça farklı oyun türlerinin ortak bir özelliğe indirgenemeyeceğini göstermiştir. Bunun yerine bu kavramlar, bir ailenin üyeleri arasındaki benzerliklere yakın biçimde birbiriyle kesişen ve örtüşen bir “aile benzerlikleri” ağıyla birbirine bağlıdır. Bu yaklaşım, tanımın özü yakalamaktan çok, kavramın kullanım alanını haritalandırmaya yönelik olduğunu öne çıkarır.
Benzer biçimde, W. V. O. Quine da analitik-sentetik ayrımına yönelttiği eleştiriyle tanım kavramının felsefi statüsünü sarsmıştır. Quine’a göre, bir önermenin doğruluğunun yalnızca tanımlar gereği mi (analitik), yoksa olgusal veriye mi dayandığı (sentetik) ayrımı, göründüğü kadar net değildir. Bu durum, tanımların mutlak, dil dışı ve kesin temeller olduğu fikrine kuşkuyla yaklaşmayı gerektirmiştir.
Sonuç. “Tanım” kavramı, felsefe tarihindeki serüveni boyunca önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Başlangıçta varlığın özünü yakalamayı amaçlayan metafizik bir arayışken, zamanla dilin bağlama duyarlı ve pragmatik bir aracı olarak değerlendirilmiştir. Klasik tanım idealinin mutlaklığı sorgulansa da, tanımlama eylemi felsefede, bilimde, hukukta ve gündelik yaşamda anlamı yapılandırma, düşünceyi berraklaştırma ve ortak bir zemin kurma işlevini sürdürmektedir. Nihayetinde “tanımın tanımı” sorusu, felsefenin dil, bilgi ve gerçeklik üzerine sormaya devam ettiği en temel sorulardan biri olmayı sürdürmektedir.
KAYNAKÇA
Gupta, Anil and Stephen Mackereth, "Definitions", The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2023 Edition), Edward N. Zalta & Uri Nodelman (eds.), URL = .
Yazar : Ömer Osman SARI (Kırklareli Üniversitesi)